Analog sokaklardan dijital dünyaya uzanan köprü neslinin hikâyesi.
Türkiye'de o dönemler ekonomi pek parlak değildi. Her istediğimizi anında alamadığımız, yoklukların içinde kendi eğlencemizi yarattığımız, sinemanın bile büyük bir lüks sayıldığı yıllardı. Gelin, sokak lambası yanana kadar dışarıda kaldığımız, radyodan şarkı kaydettiğimiz ve o unutulmaz faks sesini dinleyerek internete bağlandığımız eşsiz yıllara doğru bir zaman yolculuğuna çıkalım.
Balkondan gelen sesler, eve donus telaslari ve uzayan golgeler o saatlerin en tanidik mahalle ritueliydi.
Sokakların Krallığı, leğen arenaları ve ekmek arası lezzetler.
90'larda dünyada çocuklar yavaş yavaş evlere kapanmaya başlarken, İstanbul'da sokağın kurallarını ezbere bilmek hayatta kalmanın ilk şartıydı. En büyük kural basitti: Sokak lambaları yandığında evde olacaksın. Akıllı telefonlarımız, bizi takip eden GPS uygulamaları yoktu. Annelerimiz balkona çıkıp adımızı bağırdığında o oyun mecburen biterdi.
Tasolar ve Misketler: Cips paketlerinin içinden çıkan o plastik yuvarlaklar dönemin borsası gibiydi. Looney Tunes ile başlayan, Pokemon ile zirveye çıkan taso savaşları uğruna az diz çürütmedik. Misketlerin (cicoz) çıkardığı o şıngır şıngır sesler ise mahallenin resmi fon müziğiydi; "kafa karış", "kemik", "mika" kelimeleri kendi jargonumuzdu.
Beyblade Çılgınlığı: 2000'lerin başına doğru sokaklara ve okul koridorlarına yepyeni bir efsane indi. Çizgi filmini nefesimizi tutarak izledikten sonra sokağa fırlayıp o metal ve plastik karışımı topaçları çarpıştırırdık. Orijinal "arena"yı alamayanların, annesinin çamaşır leğenlerini gizlice çalıp stadyuma çevirdiği, plastiğin plastiğe çarpma sesinin yankılandığı o epik kapışmaları unutmak mümkün mü?
Bakkal Efsaneleri ve Ekmek Arası: Zincir marketler henüz her köşe başını tutmamıştı. Bakkaldan alınan Meybuz, boğulma tehlikesi atlattığımız leblebi tozu, Cino ve Yumiyum en büyük lüksümüzdü. Ama sokak oyunlarından enerjimiz tükendiğinde imdadımıza koşan asıl efsane başkaydı: Yarım ekmek arası kaşar ve salam. Bazen bakkal amcaya yaptırılan, bazen evden kapılarak çıkılan o lezzeti bugün en lüks restoranlarda bile bulmak imkansız.
Beyblade çılgınlığı, okul koridorlarından sokak aralarına taşan son büyük çocukluk dalgalarından biriydi.
Leğenler arena olur, metal topaçların sesi bütün mahalleye yayılırdı; birkaç tur dönmesi bile kalan heyecanı geri çağırmaya yetiyor.
Ekran başındaki kahramanlarımız, çizgi filmler ve mahalleye taşan replikler.
Hafta sonu sabahları erkenden uyanır, sobanın veya kaloriferin yanına kıvrılıp ekran başına geçerdik. Japonya'dan Amerika'ya tüm dünyanın izlediği çizgi filmleri biz de sokağa çıkmadan önce hatmederdik.
Tsubasa izleyip mahalle maçlarında "kartal vuruşu" denemeyen, Ninja Kaplumbağalar izleyip pizzanın nasıl bir şey olduğunu hayal etmeyen çocuk var mıydı? Şirinler, yalnız kovboy Red Kit ve sevimli hayalet Casper ile dünyayı tanırdık.
Ama hepsinin tartışmasız bir kralı vardı: Bugs Bunny. Yosemite Sam'i çileden çıkardığı, kılık değiştirip marşlar söylettiği o efsanevi sahneler hafızamıza kazındı. Hele Sam ile dalga geçerken koro halinde söylenen, hepimizin tempo tuttuğu o efsane replik: "Buraların en büyüğü o bir başka, Bugs Bunny, Bugs Bunny çok yaşa!" Gerçekten de o dönem televizyonun ve çocukluğumuzun en büyüğü oydu.
Akşam olduğunda ise ekran tam anlamıyla Türkiye kokardı. Süper Baba, Bizimkiler, Mahallenin Muhtarları gibi diziler bize o dönemin mahalle dayanışmasını en saf haliyle verirdi.
Mavi önlüklere imrenen kolejli yıllar ve Mehmet Öğretmen.
Okul hayatımız da kendi içinde bir evrimdi. Özel okulda okuduğum için o meşhur mavi önlükleri giymek bana hiç nasip olmadı. Her sabah okula o jilet gibi kolej takımlarıyla giderdim ama yalan yok, mahalledeki çocukların giydiği o mavi önlüklere hep içten içe imrendim. O önlüğün verdiği sıradanlığın ve aidiyetin kendine has bir cazibesi vardı benim için.
Tüm bu okul anılarının ve eğitim hayatımın tam kalbinde ise yeri asla doldurulamayacak çok özel bir isim var: İlkokul öğretmenim Mehmet Bozkulak. Sadece okumayı yazmayı değil, hayata dair en temel doğruları da öğrendiğim, üzerimde emeği kelimelerle anlatılamayacak kadar büyük olan kıymetli öğretmenimi bu vesileyle sevgi, minnet ve özlemle anıyorum. Nur içinde yatsın...
Hangi formayı giyersek giyelim, çantalarımızda çok güzel kokan ama asla iyi silmeyen o kokulu silgilerimiz hepimizin ortak noktasıydı. İnternet yoktu; dönem ödevleri için Google'da arama yapmak yerine, cilt cilt Meydan Larousse, Ana Britannica sayfaları arasında kaybolurduk.
Mehmet Öğretmen’e
Bazı insanlar sadece ders anlatmaz; karakter bırakır.
Rahmet, minnet ve özlemle.
İstanbul'un kendi Disneyland'ı: Tatilya rüyası.
İstanbullu bir çocuk olmanın belki de en büyülü, en ayrıcalıklı yanlarından biriydi Tatilya. Beylikdüzü'ndeki o devasa cam fanusun altındaki kapalı eğlence merkezi, bizim jenerasyon için kelimenin tam anlamıyla Türkiye'nin Disneyland'ıydı.
O devasa şatosu, içeride yankılanan cıvıl cıvıl müzik sesleri, dönme dolabı ve "Alabora" denilen o mide bulandıran ama bir o kadar da binmek için can attığımız aleti... Hafta sonu Tatilya'ya gitmek, pazartesi günü okulda hava atmanın en garantili yoluydu. Boynumuza asılan o ipli Tatilya giriş kartlarını günlerce çıkarmaz, adeta bir madalya gibi göğsümüzde taşırdık.
Tatilya'nın dönem reklamı
Bu reklam filmi, Tatilya'nin parlak ve masalsi atmosferini bugun bile dogrudan hissettiriyor. Kaynak: YouTube / İstanbul Her Şey.
Beyazperde lüksü: Space Jam ve pazar gecesi sineması.
Dedik ya, ekonomi zordu. Sinemaya gitmek bugünkü gibi sıradan bir aktivite değil, aylar öncesinden planlanan, heyecandan uyku uyutmayan devasa bir lükstü. Birçoğumuz için sinema salonunun o büyülü karanlığıyla tanışmak unutulmazdır. Benim için bu büyünün adı Space Jam'di. Bugs Bunny ve Michael Jordan'ı dev ekranda omuz omuza görmek, o yaşlardaki bir çocuk için aklın sınırlarını zorlayan bir deneyimdi; aradan onca yıl geçmesine rağmen o salonun heyecanını unutamam.
Sinemaya gidemediğimiz zamanlarda ise televizyon imdadımıza yetişirdi. Meşhur jenerik müziğiyle başlayan "Pazar Gecesi Sineması" kuşağını, ertesi gün okul olduğunu bile bile izlemek için annemize yalvarırdık.
Space Jam 4K fragman
Space Jam'in buyuk perde heyecanini ve donemin sinema hafizasini bugun de canli tutan guclu bir fragman. Kaynak: YouTube / Warner Bros. Entertainment.
Beton sahalarda R9 ve Ronaldinho rüzgârı.
Eğer o dönemde futbola azıcık bile ilginiz varsa, tarihin en yetenekli ayaklarına şahitlik ettiniz demektir. Mahallede iki taştan kale yapıp maç yaparken, beton zeminde dizlerimizi parçalama pahasına idollerimizi taklit ederdik.
"Gerçek" Ronaldo'nun (R9) durdurulamaz deparlarını izlemek nefes kesiciydi. Hemen ardından sahneye çıkan Ronaldinho'nun o bitmek bilmeyen gülümsemesi ve topa hükmeden saf sihri... Mahalle maçlarında Ronaldinho'nun o meşhur "elastico" çalımını yapmaya çalışırken az bilek burkulamadık.
Radyodan kaset doldurma sanatı ve Ayna efsanesi.
Her çıkan kaseti anında müzik marketten alamadığımız için, sevdiğimiz şarkıları dinlemenin en ekonomik yolu radyodan "kaset çekmekti". Şarkı başlar başlamaz heyecanla "Rec" ve "Play" tuşlarına basar, şarkının tam ortasında spiker araya girmesin diye içimizden dualar ederdik. Walkman'in pili bitmesin diye o kasetleri altıgen kurşun kalemle manuel sardığımız günler, bize sabrı öğretti.
90'larda Türkçe popun, Tarkan'ların, Yonca Evcimik'lerin ortalığı kasıp kavurduğu yıllarda bizim jenerasyonun kalbinde çok özel bir efsane vardı: Ayna. Siyah güneş gözlükleri, uzun pardösüleri, deri ceketleri ve yüreğe dokunan sözleriyle Erhan Güleryüz ve Cemil Özeren... "Anlatmalıymış Meğer"i defalarca başa sardığımızı, "Severek Ayrılanlar" ile ilk gençlik hüznünü iliklerimize kadar hissettiğimizi kim unutabilir? Ayna, o yılların samimi, hafif melankolik ama bir o kadar da bizden ruhuydu.
Ayna - Anlatmalıymış Meğer
Ayna'nin hafif melankolik ama cok tanidik ruhunu tasiyan, donemin duygusuna dogrudan baglanan bir kayit. Kaynak: YouTube / Ayna - Topic.
Sarı kasetlerden PS1 efsanesine, 146'ya ve Nokia 6600'a.
Teknolojiyle ilk büyük sınavımız sarı kasetli Atarilerle başladı. Super Mario'da prensesi kurtarmak veya sanal bebeği (Tamagotchi) ders ortasında gizlice beslemek en büyük derdimizdi.
Fakat 2000'lere geldiğimizde rüzgar çok hızlı değişti ve hayatımıza öyle bir cihaz girdi ki, eğlence anlayışımız tamamen boyut atladı: PlayStation 1. 2000'lerin başı demek, okuldan kaçıp "PlayStation kafelere" koşmak demekti. O gri kasanın açılışındaki o efsanevi sesi duymak bile tüylerimizi diken diken etmeye yeterdi. Winning Eleven'da Roberto Carlos'u forvete koymak yazılı olmayan kuralımızdı. Gran Turismo veya Need for Speed gibi oyunlarda, o pikselli ama bize "gerçek gibi" gelen arabalarla yarışırken adeta büyülenirdik. Ekran başında saatlerce direksiyon salladığımız o ilk anlar, belki de içimizdeki otomobil ve hız tutkusunun fitilini ateşlemişti.
İnternet kafeler yeni mahallemiz, Counter Strike ve MSN Messenger yeni iletişim ağımız oldu. Evden 146 numarasıyla internete bağlanmak demek, sabır testine girmek demekti. Çevirmeli ağın o meşhur faks makinesine benzeyen “dııııt, cııııırttttt, kjjjjjjj” sesini dinlerken bağlantının kopmaması için dua ederdik. Evin telefonunun meşgul çalması ve ay sonu gelen kabarık faturalar yüzünden yediğimiz fırçalar da cabasıydı.
Sonra ceplerimize telefonlar girmeye başladı. Hatırlayanlar iyi bilir; Nokia 6600 bir dönemin tartışmasız kralıydı! O yumurtaya benzeyen tasarımı, arkasındaki devrim niteliğindeki VGA kamerası ve Symbian altyapısıyla elimizde bir uzay üssü taşıyorduk sanki. Kontörümüz bitmesin diye sadece "çaldırıp kapattığımız" ya da 160 karakterlik SMS sınırına koca destanlar sığdırdığımız yıllardı.
Teknoloji ilk kez sadece bir cihaz değil, arkadaş çevresini ve okul sonrasını belirleyen yeni bir mekân kültürüne dönüştü.
Bağlanmak emek istiyordu; internet bir arka plan servisi değil, özel bir olaydı.
Cepte taşınan küçük bilgisayar hissi, bu jenerasyon için ilk kez o yıllarda gerçekten somutlaştı.
146 çevirmeli ağ nostaljisi
Metindeki “dııııt, cııııırttttt” satırı için doğrudan sesli referans. Kaynak: YouTube / Muhammet ARACI.
PlayStation intro
PS1'in yazıdaki duygusal ağırlığını en hızlı hatırlatan şeylerden biri o açılış sesiydi. Kaynak: YouTube / NeoZeroo.
Nokia 6600 reklamı
Telefona ilk kez “uzay üssü” gibi bakılan dönemi tam cihaza bağlayan video referansı. Kaynak: YouTube / MKP Captain.
İki dünyanın en iyisi aynı çocuklukta birikti.
Bir ayağı 90'ların o naif, sokak kokan yokluklarında; diğer ayağı 2000'lerin baş döndürücü dijital hızında olan bizler... Hem radyo başında kaset doldurmanın emeğini hem de cepten internete girmenin kolaylığını tattık. Hem sokakta ekmek arası kaşar salam yedik, hem Tatilya'nın cam fanusunda büyülenip, hem de Space Jam'i sinemada izleme şansını yakaladık.
Bizler internet öncesi dünyanın son şahitleriyiz. Şimdi her şeye bir tıkla ulaşıyoruz ama o faks sesini, gri PlayStation'ın açılış melodisini ve sokağın o samimi gürültüsünü özlemekten de kendimizi alamıyoruz.
İyi ki o yıllarda vardık, iyi ki hayat henüz bu kadar hızlanmamıştı.